28/10/2026
İSKELE
Dün biraz blog arşivini karıştırdım. Eski yazılardan bir ikisini okudum ve çok hoşuma gitti. Benim kafamda geçmiş yazılar daha acemice diye bir önyargı oluşmuş ama hiç de öyle değilmiş. Evet kalem farkı var e 15 yıl olmuş bu çok normal ama daha samimi geldi. Bunu demek de oldukça garip. Zaman içerisinde işin tekniklerini öğrendikçe ister istemez o serbestlik yok oluyor demek ki.
Dün felsefe dersinden çıktıktan sonra kendimi dışarı attım. Genelde öyle olur. Çok keyif alıyorum, zihinsel antrenman yapıyorum ama çıktıktan sonra farklı bir boyuttaymışım gibi geliyor. Gerçek hayata dönmem biraz zaman alıyor. Biraz arabayla dolaştım sonra yürüyüş yapmak için iskeleye gittim. Yaz tatili haricinde severim iskelenin havasını. Balıkçıların önündeki çay bahçesine oturdum bir simit ve çay aldım, defterimi çıkardım uzun uzun yazdım. Balıkçıların ağlarıyla savaşlarını izledim. Etrafta oturan insanlara hayatlar diktim giydirdim. Kimine oldu kimine eğreti durdu. Kendime de dışarıdan bakıp bir hayat biçtim, beğenmedim tekrar söktüm. Kahvemden son yudumu aldım çantamı taktım, üçüncü adımda yoldaydım. Arkadaki masadan kendime baktım. Ben gittiğimi sanırken sanki bir kopyam çay bahçesinde kaldı.
Balık ve rakı kokan restoran masalarının yanından geçtim. Rakısından bir yudum alan mavi gömlekli kadın gözleriyle yoldan geçirdi beni. Arabama bindim kulağımdaki Leman Sam’ın Rüzgârı aracın hoparlörüne geçti.
Bu en sevdiğim şeylerden birisi. Bir kafeye oturup, okuyup yazarken arada insanları izlemek. Bundan vazgeçmem için yanımda çok güzel sohbet eden birisi olmalı. Azına razı olmam.
Birazdan sporum başlayacak. O da online her şeyim gibi. Dışarı çıkmama gerek kalmadan, kimseyle muhatap olmadan, kalabalığa girmeden yapabiliyorum. Gerçi yıllarca spor salonlarından malzeme toplamadım değil. Oradaki hikayeler apayrıydı. Spor hocasına aşık olan altmışlık teyzeler, karı koca gelenler, doktor dedi diye gelen amcaların adrenalin seviyesi ohooo…