Deyyan

İnsan, yaşamının ilk yarısında hayatını, çizerek şekillendirir. Yarı yolda durur bakar çizdiği resme. Eksikler kadar fazlalıklar da gözüne batmaya başlar. Farkında olmadan eklenen karalamalar. belli belirsiz görünen şekiller. Resme bakınca bir an kalabalık gelir hayat…

Bir zamanlar iştahla, hevesle ve heyecanla biriktirdikleri birdenbire anlamsız görünür. Kendini var ettiğini sandığı bir sürü anlam birdenbire renk atar. O an heyecanı kaçar. Sonra kafasını iki elinin arasına alır ve bütün bunları nasıl biriktirdiğini düşünmeye başlar. Bir an yorgun hisseder kendini.

Yorgunluğun nedeni; sahip olduğunun üzerinde harcadığı enerjidir. İnsan elde etmekten çok, elinde tutmak için çaba harcar. Tutmaya çalıştığımız ne çok şey var. Sahip olduğumuz eşyalar, insanlar, düşünceler, duygular, her biri ayrı ayrı güç istiyor. Neden? Acı çekmesine rağmen, gücü tükenmesine rağmen neden bırakamaz?

Bazen; “Tamam” der “Buraya kadar!” Hayatının ortasına yığar her şeyi, kararlılıkla ayıklamaya başlar.        

Bu yolculuk dışarıdan içeriye doğrudur. İlk önce elinin altındaki nesnelere bakar, hepsi tek tek dile gelir. Üzerlerine yapışan duyguların, çabanın, kimi zaman gözyaşının, kimi zaman kahkahanın sesi duyulur. O sesler anı denilen fotoğraflara bürünür, fotoğraflar birleşir, görüntüler akmaya başlar. Elinde tuttuğu eşyayı bırakmak istemez. Oysa ki asıl bırakamadığı ona sahip olduğu an’dır .

Bırakamaz çünkü korkar. O parçayla birlikte eksilmekten korkar. Tekrar yerine koyamamaktan korkar.

İnsanları bırakamaz, yalnızlıktan korkar; düşüncelerini bırakamaz kendini kaybetmekten korkar; duygularını bırakamaz yaşarken ölmekten korkar. Acı da çekse, yavaş yavaş tükense de sıkı sıkı sarılır hepsine, çünkü bilmediği kendinden korkar. 

Bırakmak; kendini budamaktır.

Budamak ise; doğru zamanda doğru yerden kesip atabilmek.

Hayatının ilk yarısında beslenen, büyüyen dalların asıl misyonu kökleri güçlendirmektir. Biz gördüğümüze inandığımız, başarıyı dikey düzlemde yukarıya çıkmak sandığımız için daha çok dallara, yapraklara, meyvelere bakarız. Oysa görünmeyen kısımda tohumun kökleştiği bir yaşam var. Asıl kaynak toprağın altında. Göremediği için korktuğu yanında.

Bırakmak tek bir eylem ve ardından gelen duygu özde bir. Her ne kadar hayatın ilk yarısında antrenman yapılsa da, insan bu eylemi ancak hayatının ikinci yarısında gerçekleştirebiliyor.

Çünkü karakteri oluşmuş, gövdesi sağlamlaşmış, hayatta nasıl duracağını öğrenmiştir. Korkuları, kaygıları, beklentileri, hayata bakışı, gereken aralığa ulaşmıştır. Önündeki zamanı az buçuk ölçme becerisine sahip olmuştur. İstemenin ne demek olduğunu, sahip olmanın sorumluluğunu, seçim yapmayı, hatalarıyla yaşamayı öğrenmiştir.

Yaşadığın hayatın ne kadarı sana ait? Bu sorunun cevabı her insan için değişebilir ama değişmeyen bir şey var ki; kökleri insana  aittir.  

Bırakmanın verdiği acı, yoksunluk hissi, çaresizlik, korku, herhalde insanoğlunun hayatta en çok kaçtığı duygular. Bu, elleri nasırlaşana, kollarında derman kalmayana kadar tutmanın verdiği acıdan daha mı fazla acaba? Eksilmek her zaman yok olmak demek mi?

Bazı insanlar hayatın ilk yarısında çizdiği karalama resmin içerisinden, küçük silgi darbeleriyle yeni bir sanat eseri çıkarabiliyor. Resim de tıpkı müzik gibi boşluklarla anlam kazanıyor. Buradan bakarak düşünürsek, insanın içindeki sesi duyabilmesi için de boşluğa ihtiyacı yok mudur?

Bir yanıt yazın