İletişim konusu oldum olası ilgimi çekmiştir. İnsanların ilişkilerini ve eylemlerinin olası nedenlerini gözlemlemek bana ilginç geliyor. Yalnızlar ve kalabalıklar…
İnsanların çocukluklarından itibaren adım adım etraflarına ördükleri yaşam çemberleri var. Bir süre sonra çemberlerin kesişim kümeleri oluşuyor. İnsan büyüdükçe çemberler yaşam çiçeğine dönüşüyor. Görevini tamamlayan karakterler sahneden çekiliyor, diğer taraftan türlü bahanelerle başkaları ekleniyor. Çekirdek kadro dışında devamlı bir sirkülasyon da mevcut.
Öyle ya da böyle biz birlikte yaşamaya göre programlanmış varlıklarız. En ilkel şekliyle arkamıza göz lazım. Çünkü tek yöne bakabilen varlıklarız. Bazı canlıların görüş açısı 360 derece iken bizimki oldukça sınırlı. Hatta daha ileri gidersek duyularımızın algıladığı frekans aralığı da oldukça sınırlı. Yani işitme duyumuz belirli seslerin üzerinde, aynı şekilde koklama ve görme yetimiz de en kaba haliyle var. Tüm renk detaylarını görebilsek de fark edemiyoruz. Zaten şu andaki kafa yapımıza göre dünyayı gerçekten olduğu haliyle algılayabilseydik kaldıramazdık sanırım. Her neyse bu da başlı başına bir yazı konusu zaten.
Demek istediğim kendi varlığımızın bile bir bölümünü algılayabiliyoruz. Bu yüzden yaşamak için birbirimize ihtiyacımız var. Bazen cümle tersine dönüp, “Onların bana ihtiyacı var!” sesleri de çıkabiliyor.
Öyle ya da böyle, hala dünya üzerindeki varlığımızın nedenini çözme peşindeyiz. Bunun aksi çok anlamsız geliyor çünkü. Kıymetli olmalıyız, bir amacımız olmalı, bir işe yarıyor olmalıyız. Çünkü en büyük korkularımızdan biri “HİÇ” olmak. Anlamsızlık. Yalnızlığın en büyük buhranı da bu değil mi zaten. Size anlam atfedecek birilerinin olmaması boşluğa savuruyor insanı.
İnsan hayatına şahit arar.
Bu dünyadan geçişinin anlamını bulsun bulamasın, eğer birileri onu görür ve hayatına şahitlik ederse otomatik olarak anlam oluşacaktır. Evlilik mekanizmasının nedenlerinden biri de budur belki kim bilir? Anne baba hayata şahitlik eder ama asıl fark edilmeyen çocuğun şahitliğidir. Çünkü yaşa göre akış sistemi var ve muhtemelen onlar bizden önce ayrılacak bu dünyadan. Kalanların kaderidir izlemek, kaydetmek ve bir şekilde aktarmak. Gerçi bunun da sürekliliği yok.
İnsan onu tanıyan hiçbir insan kalmadığı zaman gerçekten ölür. Bu da ortalama üç dört kuşak ediyor sanırım.
Bunun farkındalığına ancak belirli bir seviyenin üzerindeki insanlar ulaşabiliyor. Bence sanat denen kavramın da çıkış yerlerinden biri uzun süreli şahit arayışı. Heyecan verici bir yöntem.
Bunun aksini düşünen insanlar yok mu? Evet var. Fakat onlar bir şekilde kapana kısılıyorlar. Kollektif bilinçdışını yok saymak çok akıllıca değil. Biz zaman içerisinde evrilen yani sistemle birlikte devamlı restore olan varlıklarız. Bunu orijinal hale zarar vermeden veya inkâr etmeden yapabilirsek yaşam süremiz uzayabilir. Yoksa insan nesli olarak yok oluruz. Ki diğer türlere bakınca buna inanmak çok da zor değil. İşte kapana kısılmak bu demek.
Sonuç olarak inkâr edemeyeceğimiz bağlarımız var. Anlamlı bir hayat için ya da kendimizce bu huzura varabilmek için şahitlere ihtiyacımız var.
İnsanların eylemlerine biraz daha dikkatli bakılırsa beğenilme çabası, değer görme, kabul edilme, bir yere ait hissedebilme, kimlik arayışı, sanat, hatta belki kötülüğün bile kökeninde bu var. Sonuçta bu açıdan düşünülürse kötülüğün etkisi ve şahidi de farklı olur. Çocukların yaramazlık yaparak dikkat çekme çabası gibi. Bazı insanlar da ancak kötülükle varlıklarını anlamlandırabilir.
Bu konular üzerine yazarak düşünmek de benim şahit arayışım. Çünkü yazı başkası okunsun diye yazılır. Yalnızlığa kaçan insanların bir şekilde şahit arayışı da bu şekilde oluyor.