Deyyan

“ Olaylar arasındaki anlam bağlarını doğru kurmak” son günlerde üzerine düşündüğüm cümle. Oldukça basit görünen bir ara cümle gibi duruyor ama bence o kadar da basit değil.

Okumak eylemi normal şartlar altında yazı okumak olarak düşünülür ama son zamanlarda bu eylem bir kavram haline geldi. İnsanları, durumları, olayları okumak gibi de kullanılıyor.

Etkin okuma ile ilgili verdiğim eğitimlerde biz, önce okumanın ne anlama geldiği, sırayla hangi aşamalardan geçtiği ve nasıl tamamlandığı üzerine konuşurduk. Çünkü insanların büyük çoğunluğu yazıları görmeyi ve tanımayı okumak olarak algılıyordu. Ama bu sadece giriş işlemiydi. Asıl eylem beyinde gerçekleşiyordu.

İnsanın sayfa üzerinde gördüğü semboller beyne ulaştığında ilk olarak anlam kazanması gerekir.

İşte benim üzerinde durduğum nokta tam da burası. Beyinde anlam kazanma işlemi! Klasik okuma üzerinden gittiğimizde; “Gördüğün kelimenin sende yaptığı çağrışım nedir?” diye sorarız ve ardından bu çağrışım ile bağlantılı diğer dosyalar nelerdir, onlara ulaşmaya çalışırız. Böylece de zihinde kayıt için kelimeyi yerleştireceğimiz yeri buluruz. Yeni veri geldiğinde bu kayıtla birleşebiliyorsa ve istediğimiz zaman onu yerinden çıkarıp sunabiliyorsak okuma işlemi tamamlanmış demektir. Aksi takdirde yapılan eyleme okuma diyemeyiz. Yani veriyi almalı, işleyerek bilgiye çevirmeli ve bu bilgiyi aktarabilmeliyiz..

Bu bağlamda durumu, insanı, hatta hayatı okuma nasıl olabilir? Öncelikle karşıdakini doğru görebilmek gerekir. Önyargılardan, duygulardan bağımsız net ve objektif. Bazen bu aşama bile ciddi çaba gerektirir. Duyular yanıltır. Hele bir de Gestalt kuramı işin içine girerse ve beyin gördüğünü değil, en kolayından görmek istediğini algılarsa okuma hatalı başlar. Aynı şeye bakan on kişiye sorsak ne görüyorsun diye, muhtemelen farklı cevaplar gelebilir. İşte bunun nedeni saf görüş yeteneğimizi kaybetmemiz. Bu noktada yorumsuz bakabilme becerisi önemli.

Sonraki aşamada görünen şeyin beyinde anlamlandırılması. İşte burası arapsaçı. Çünkü doğru-yanlış diye bir şey söylenemez. Karakter yapısı, kişilik özellikleri, duygusal zeka, beynin baskın lobu, psikoloji vs anlamlandırma aşamasında etken çok fazladır. İnsanların çeşitliliği de bu kombinasyonlardan gelmiyor mu zaten. Fakat ne olursa olsun ortak bir aralık bulunmak zorunda yoksa iletişim imkansız olurdu.

Bu durumda kişisel ve toplumsal değerler işin içine giriyor. Değer denilen kavram zaten başlı başına bir dünya fakat en azından anlamlandırma aşamasında ortak noktada buluşmayı sağlıyor.

Olabilecek anlam ve ihtimaller belirlendikten sonra kişisel yorum ve inanç işin içine giriyor. Gördüğümüz şeyi anlamlandırıp yorumladıktan sonra inancımızı ekleyerek eminlik sağlarız. İnsanlar yapılarına göre bir inanç geliştirir ve kesinlik sağlar. Belirsizlik ve açık dosya sevilmez.

Son olarak da bu vardığımız yargıları herhangi bir şekilde ifade ettiğimiz anda okuma işlemi tamamlanmış olur.

Okuma eyleminde her şey beyinde olup bitiyor. Her aşama kendi içerisinde bir kaos. Çünkü değişken çok. Alınabilecek tek referans; değerler. Ona da ne kadar sahipsek artık.

“Olaylar arasındaki anlam bağlarını doğru kurmak”

Bunun için önce olayları doğru okumak gerekmiyor mu? Ardından aralarında bağ kurmak. Çıkarım yapmak. Neden sonuç ilişkisini keşfetmek.

Beynimiz bütün bunları saniyeler içerisinde otomatik olarak yapıyor. Her insanın beyninde bu sistem var. Doğru ya da yanlış, orası tartışılır ama iletişim için bu bağ kurulmak zorunda. Çoğu insan bunun üzerine düşünmez.  Otomatik olarak çalışan bir sistemi incelemeye gerek duymaz.

Fakat işlem sırasındaki etkenler bizim benliğimizin temel özellikleri. Beynini, duygularını, tepkilerini, zayıf ve güçlü yanlarını tanıyan insanın anlam bağı kurması ile kendinden bihaber birinin olayları okuması arasında fark olmaması mümkün değil.

Bizim etkin okumanın temel hazırlıklarından birisi de kelime kapasitesini geliştirmektir. Senin beynindeki kütüphanende ne kadar çok kelime varsa okuma sırasında bağlantı işlemi bir o kadar hızlı olur. Hızlı okudukça daha çok kelimeye sahip olursun. Bu döngü bir süre sonra beynin işlem hızını artırır. Okumak zekayı geliştirir dendiğinde insanlar sadece bilgi miktarının arttığını düşünebilirler fakat anlamlandırılmayan ve yeri geldiğinde kullanılmayan veri bilgiye dönüşemez. 

Buradan yola çıkarsak hayatı okumak için de kendi kapasitemizi bilmeye ihtiyacımız var denebilir mi? Kendimizi tanıdıkça hayatı etkili hızlı okuruz, hayatı okudukça da kendimizi daha iyi tanırız…

Bir yanıt yazın