Ana içeriğe atla

Deyyan

Sen senin gibi biriyle dost olmak ister miydin?

Bir gün kütüphanemde bir kitap arıyordum. Bir süre sonra ne aradığımı unutup kitaplara dalmışım. “Bunu okudum, bunu okumadım, bunu unutmuşum ortaya çıkarayım. Aa, bu kitap çok güzeldi… Bunları bir ara düzenlesem ne iyi olur…”

Derken kendi kendime söylediğim son cümle şu oldu: “Böyle kütüphanesi olan biriyle iyi anlaşırdım. Okuma zevklerimiz de tutuyor. Demek ki kendimle de iyi anlaşıyorum; çünkü bu kitapları seviyorum.”

Bu iç monoloğu anlamak için çok fazla çaba sarf etmeye gerek yok: Kişilik bölünmesi, ego, gerçeklik algısında sıkıntı… Hepsinden biraz var. İç sesimi fark edince önce tabii ki çok güldüm. Sonra bir an durup düşündüm: Ben, benim gibi biriyle dost olur muydum?

Her insan bu soruya “evet” diyebilir mi? Sağlam bir dostlukta olması gereken vasıflara sahip miyim? Kör noktalarımı çözmeden bu sorulara cevap vermek doğru gelmedi. İyi ve kötü bütün özelliklerimi bildiğimi sanıyorum ama bilmediğim o karanlık kısım ne olacak? Çoğu kişinin bende gördüğü ama benim farkında olmadığım huylarımı fark edebilir miyim acaba?

Bu konu üzerine düşünürken hayatımdaki insanları ve ilişkilerimi gözden geçirdim. Olumsuz yönlerimi yargılamadan kabul ederek beni sevmeye devam eden kaç kişi olabilir? Ya da bu yönlerimin farkında olmadığımı anlayıp bunları bana uygun bir üslupla söyleme cesaretine sahip kaç kişi var? Benim, bu eleştirileri kırılıp gücenmeden kabul edebileceğim kadar güvendiğim insanlar kimler?

Aslında diğer insanlar üzerinden kendi yansımamı görmeyi başarabilirsem, birinin bunları bana söylemesine de gerek kalmayabilir. Karşımdaki insanın davranışlarını ve konuşmalarını dikkatle izlerken, bende nasıl bir karşılığı olduğunu fark etmek epey yol aldırabilir. Karşı taraf ne zaman sıkıldı, ne zaman keyif aldı, hangi durumlarda rahatsız oldu… Bunları çözmek empatiyle ilgili. Ama bu tepkilerin benimle bağlantısını fark edip çözebilmek farkındalığı geliştiriyor. Her tepki benimle ilgili değildir kuşkusuz, aradaki fark zamanla anlaşılabilir.

Benimle ilgili olanları kabullenebilmek ise üzerinde durulası başka bir konu. Bu her zaman kolay olmuyor. Alınganlığım, kırılganlığım, o an yüzleşmeye hazır olmamam ve en önemlisi egomla mücadelem işi zorlaştırıyor.

Bazen karşımdaki insanla samimiyetime güvenerek rahat konuşmaya başlarım. Sonra konuşmam farkında olmadan bir baskı içermeye başlar ve karşımdakinin yüzü gerilir. O an bir problem olduğunu anlarım. Buraya kadarki bölüm aşağı yukarı çoğu insanda olan bir şey.

Sonrasında iki seçeneğim var: Ya alınıp kırılacağım, sinirleneceğim ya da hangi davranışımın onu rahatsız ettiğini irdeleyeceğim. Bunun daha önce kaç defa başıma geldiğini ve neden hâlâ devam ettiğini düşüneceğim.

Çünkü sürdürdüğüm her kusurlu davranışın arkasında gizli bir kazanç, geçmişten kalan bir savunma ya da egonun bir oyunu yatıyor. Püf noktası da tam olarak burada: O gizli kazancı fark edip çözebilmekte.

Anlatırken ya da farkındalıkla kazanılan deneyimler sırasında bu süreç zor ve uzun geliyor. Ama bir süre sonra bu düşünme mekanizması yerleşip otomatiğe dönüyor. Sen düğmeyi kapatmadığın sürece çalışıyor.

Ben kendimi hazır hissetmiyorsam ya da kırılgan bir dönemden geçiyorsam düğmeyi kapatıyorum. Belki de kendimle dost olup olmayacağıma böyle karar veriyorum. Eğer olacaksam; hangi özelliklerimi severek kabul edeceğime, hangilerini kabul etmekte zorlandığıma ve kabul edemediklerimle ne yapacağıma bakıyorum.

Sonuçta benim gibi biriyle ortak noktam çok olurdu.

İyi geçinirdik.

Ama uzun mesafeden.

Bir yanıt yazın