Evrenin kumaşına işlenmiş büyük bir desenin küçük bir motifiyim ben. Evrenin desenini çok merak etsem de bunu görmek mümkün değil.
Sabah, oğlumun izlediği çizgi filmde dünyada kaç çeşit hayvan türü olduğunu bulmaya çalışıyorlardı. Kahvaltı hazırlarken kulağım oradaydı. Merak ettim. Aşağı yukarı sekiz milyon tür olduğu tahmin ediliyormuş ama bunun şimdilik iki milyonu kayıt altına alınabilmiş. Bu bilgiyi zihnimde canlandıramadım.
Küçük, önemsiz ve sıradan hissetmek… Belki de kabul edemediğimiz şey budur. Biricikliğimizin sıradanlığını unutmak dengemizi bozuyor. Büyük ve küçük arasındaki orantıyı kaçırmak, varlığımızın sınırlarını karıştırıyor.
Farklı olma çabası yorucu, sıradan olmanın ise bedelleri ağır. ikisi arasındaki salınım baş döndürüyor. Fakat buna rağmen istiyoruz. Bunun için çalışıyoruz. Sıradanlıktan sıkılıp, sıkıcı olmamak için çabalıyoruz.
Olgunlaşmak ile ters orantılı bir çaba.
Olgunlaşmak… Bu kelimeyi düşündüğümde büyük bir çömlek geliyor gözlerimin önüne. Bu çömlekler, içlerindekini uzun süre muhafaza etmek ve bu esnada özlerini dönüştürmek için kullanılır. İçine koyduğunuz şeyleri asla aynı şekilde geri alamazsınız. Su bile koysanız süzülür, tadı değişir. Peynir koyarsanız dönüşür; sirke, turşu, sos, salça… Ne koyarsanız koyun, dönüşür.
İnsanları da ara sıra küplere koysak… Bir süre bekletip ağzını açtığımızda; duygularının farkında olan, onları yönetebilen, dürtülerini dizginleyip davranışlarını kontrol edebilen ve hepsinden de önemlisi kendisinin sorumluluğunu alabilen insanlar çıksa karşımıza. Bence bu, olgunlaşmanın tanımı. Yani turşu bile olsa, dengeli bir tada ulaşmak demek.
Olgunlaşmak; evrenin kumaşındaki motifin yerini beğenmesi.
Sıradanlığın biricikliğini hissetmek.
Olgunlaşmak da zor, olgun insana rastlamak da. Duygu ve düşünceleri kontrol edebilmek için önce onları fark edebilmek gerekir. Suyun içinde, ıslak olduğunu anlayamazsın. Bu nedenle bir miktar dışarı çıkmalısın. Havayla temas etmelisin ki hissedebilesin. Fark edebilmek için ayrışmak gerekir. Kafanı bir miktar kendinden dışarı çıkarmak… O zaman ne düşünüp ne hissettiğini daha kolay anlayabiliyor insan.
Anlayamadığına çocuk merakıyla sarılır. İnceler, araştırır. Korkuyu, kaygıyı, sevgiyi, bağımlılığı, bağlılığı, takıntıyı, güdüleri ve dürtüleri teker teker gözden geçirir. Gereksiz duygulardan arınır, zehirli düşünceleri temizler, direnç noktalarındaki düğümleri çözer. Yavaş yavaş özünü bulur. Katmanları arasında daha kolay inip çıkabilir. Her şeyi yerli yerine yerleştirip en rahat olduğu köşeye koltuğunu koyar. İşte bunların hepsi küpün içinde olur. İnsan olgunlaşır.
Kendi rengini ve desenini bulur. Evet, bu çok ilginç ama motifler her ne kadar büyük bir desenin küçük parçaları olsalar da kendi başlarına özgün bir desendirler aslında. Aynı anda her ikisi de olabilirler. Öz aynı olsa da konuma göre rolü değişir. Rolleri özle karıştırmamak gerekir.