Ana içeriğe atla

Deyyan

Bu pzt-perş yazılarından değil. Daha çok “Sevgili Günlük” yazılarından sayılabilir.

Kategorize etmek, bende bir alışkanlık. Zamanında problem çözme tekniğimi geliştirirken işlerimi kolaylaştıran sistemlerden biriydi. Ardından parçala-çöz tekniğini benimsedim ve parçalama sistemini de gruplayarak yapmaya başladım. Zihnim bu alışkanlığı çoğu şey için otomatik kullanıyor.

Bununla ilgili hayatımda en göze batan şey ise sosyal medya hesaplarımı kullanış şeklim diyebiliriz. Yazılarım için ayrı, kitaplarım için ayrı, fotoğraflarım ve hobilerim için ayrı hesaplarım var. Hepsinin bir arada olması bana çok karışık geldiği için bu sistemi seviyorum. Şimdilik takipçimin az olması işlerimi biraz daha kolaylaştırıyor. Bir nevi arşiv için kullanıyorum.

Kategorize etmenin en belirgin özelliği kutulardır.

Evde her şey kutularda değil mesela ama kutu çok. Ne evimde ne de hayatımda her şey kitap gibi değil. Olması da gerekmiyor. Bu takıntının ince bir sınırı var. Orada gezindiğim sürece her şey yolunda.

Zaten ben istesem bile çocuklarım buna izin vermez. Onların özgür ve umursamaz tavırları, benim çerçeveli ve kaygılı halimi dengeliyor.

Gerçek yaşam dağınık bir şey.

Ev dağınık diye şikâyet ettiğimde annem “Çünkü o evde yaşanıyor kızım.” der.

Hareket varsa eşyalar yerinden oynuyor. Arayış, talep, merak, istek… Bunların hepsi eşyaları yerinden oynatan şeyler. Bizim evde bunlardan çok var.

İnsanlar yaş aldıkça bunlar azalıyor, o zaman ev derli toplu duruyor.

Yaşam bittiğinde ise ister istemez kutulanıyor.

Kendimi bildim bileli atölye hayali kurarım. İdare edebileceğim büyüklükte bir iş atölyem olsa; malzemelerimi yerleştirsem, hobilerimle orada uğraşsam, gelen giden olsa oturup sohbet etsem. İş, borç ve geçim baskısı hissetmeden üretsem, paylaşsam, kazansam.

O zaman dağınıklık atölyeye kayar.

Hayat nerede aktif çalışırsa orası dağılır işte.

Uzun zaman psikolojik olarak “Sahip Olma” ve “Eşya” ile ilgili kendimle savaş verdim. “Minimal yaşa, eşyanın hamallığını yapma, kıtlık bilincinden kurtul, az şeye ihtiyaç hisset, kendine alan aç, enerjiyi temizle, sahip olmanın anlamını irdele, bağımlılık…”

Allah’ım, buraya yazdıkça gözlerim açılıyor. Ne kadar çok telkinim varmış. Daha da vardır kesin, bunlar sadece şu an aklıma gelenler. Ve son on yıldır bu cümleler arka fonda çalan yemek müziği gibi bana eşlik ediyorlar.

Hepsine yürekten inanıyorum. Ateşli bir şekilde savunuyorum. Şu an itibariyle de bu böyle.

Uygulama alanım savunma ateşime göre daha az. Çünkü biz üç kişiyiz ve onlar benimle aynı fikirde değil. Birisinin herhalde kuşak özelliğinden dolayı nesne ilişkisi hiç yok. Diğeri de obsesifliğinden herhalde eşyalarıyla fanatik bir bağı var.

Bu nedenle üzerimde psikolojik baskı oluşturan minimalizm telkinleri bir noktada sadece boğazıma sarılan bir çift el olarak kalıyor.

İşin en kötü yanlarından biri de sahip olma ve ölüm arasında kurduğum bağlantı galiba.

“Ben ölürsem kitaplarıma ne olur, günlüklerimi yaksalar bari, eşyalarımı kim toplar, hepsi dağıtılır zaten, çocuklara hatıra kutusu yapsalar bari…”

Bunun bir de yangın versiyonu var.

“Yangın çıksa ilk çocukların fotoğraf harddiskini kurtarmalıyız. Kitaplarıma yapacak bir şey yok. Defterlerim önemli değil, yazdım bitti zaten. Çocukların hatıra kutusu da önemli. Yanmaz malzeme bulsam da bunları paketlesem ne iyi olur…”

İç karartıcı bir düşünme süreci. Herkeste var mıdır yoksa ben mi biraz abartıyorum bilemiyorum tabii. Kimseyle konuşmadım bu konuyu.

Ev ve eşyalar bazı insanlar için ruhsuz birer araç. O nedenle duygusal bağ kurmadan rahatça kullanabiliyorlar. Bazı insanlar içinse iç dünyalarıyla özdeşleştirdikleri bir yaşam alanı. O alanda değişen her şey, iç dünyalarında da değişiyor. Bu nedenle eşya onlar için bir noktada amaç.

Dış dünya iç dünyama göre şekilleniyor. Bunun her insan için geçerli bir kanun olduğunu düşünüyorum.

Eşyalarla bağ kurarak onları kullanıyorum. Bunu da kabul ediyorum ki seviyorum. Bazılarının kavram olarak zihnimdeki anlamı da derin. Diğer yandan zamanı gelince vedalaşmayı da biliyorum. Bunun için şükrediyorum, yoksa halimiz ne olurdu.

En tehlikelisi biriktirme eğilimi. Bunun bende olduğunu biliyorum. Bu eğilime gösterdiğim direnç kurtarıyor beni.

Eğer yansıtma yapmak gerekirse, bu gelişen “Bırakabilme Kası” hayatın başka yerlerinde de kullanılabiliyor.

Her insanın öyle ya da böyle takıntıları var. Ben onları fark etmek için çaba harcamayı seviyorum. Bazılarını kabul edebiliyorum ama bazılarını hiç edemiyorum. Güvenli seviyede tuttuğum sürece bir kısmına izin veriyorum. Aşırıya kaçtığımda mücadele etmeye çalışıyorum.

Hani jetonlu oyuncaklar vardır ya, elinde çekiç, yukarı çıkanın kafasına vurursun. İşte bazen mücadele o hale de gelebiliyor.

Hayat her zaman kitap gibi durmuyor işte, ne yapalım?

Bir yanıt yazın