Bugün on Nisan. Belki hayatımda yeni bir başlangıçtır da haberim yoktur. Evet, bundan sonraki hayatımın ilk günü, o doğru. Bu cümle uzun yıllar boyunca beni rahatlatan ve motive eden bir cümle olmuştur. Bundan sonraki hayatım… Sil baştan başlamak gibi bir isteği barındırıyor. Tabi hayattaki her şeyin tükenmez kalemle yazıldığını ve hatta daha öncesinin bile başka bir dilde yazılı olduğunu çok sonraları anladım.
Hani paralel evrenler, iç içe geçmiş boyutlar, her boyutta ayrı bir BEN varmış ya. Buna da inanmayı çok seviyorum bu arada, ha, işte bazen düşünüyorum ben valizimi toplasam bir süreliğine diğer boyuta tatile gitsem ne güzel olurdu. Oradaki ekranlardan buradaki halimi izlesem. Belki konu bütünlüğüne vakıf olurdum. Böyle parça parça yaşayınca, gündü, aydı, yıldı derken bir bölünüyorum zaten. En azından resmin tamamını görürdüm.
Dün gece üç buçuktu aniden uyandım. Hatta saate baktığımda 3:33 dü. Sayıların tekrarlı olması duruma esrarengiz bir hava kattı sanki. Tekrar gözlerimi kapattım ama yok, dalamadım. İstemsiz olarak gözümün önüne bir sürü şey geldi. Sonra baktım hepsi gençliğimle çocukluğumla ilgili çoktan unuttuğum kareler. Kendi kendime; “Gece saat üç, bilinçaltının aktif olduğu saat ya” dedim, “Demek ki bunlar varmış bilinçaltımda.” Ama neden varlar? Sonra yoğun bir duygu dalgalanması yaşadım. Acı, mutluluk, sıkışıklık, özlem… kendi çocukluğumu, gençliğimi gördüm. Yine mantıklı beynim dırdıra başladı; “Orada burada “Çocukluğunuzla konuşun!” diyorlar ya herhalde ondan etkilendim” dedim. Neden sonra dalmışım. Bu sefer de farklı farklı rüyalar gördüm. Ki normalde pek rüya görmem, gördüğümü hatırlamam ama bunlar rüya gibi de değillerdi, çok canlılardı.
Sabah kalktığımda bir tuhaf olmuştum. Sonradan düşündüm ki belki BEN gidene kadar diğer boyuttaki BEN valizini topladı bana geldi de anlamadım. Komik. İyi ağırladım mı acaba? Ben de seni beklerim dedi mi ki bana? İadeyi ziyaret görgü kuralıdır.
Okuduğum psikoloji kitaplarından birinde “İnsanın en büyük yanılgısı kendisini tanıyabileceğini sanmasıdır.” Diye yazıyordu. Bu cümleyi okuduğumda kalakalmıştım. Çünkü ben hayatımın anlamını kendimi tanımak ideolojisi üzerine kurmuş biri olarak, bunun çürütülmesi beni ne hale sokardı. Afalladım. Sonra ikna edici zihnim hemen beni teselli edip; “Üzülme sen, elinden geleni yap da olduğu kadar artık… “ “Ne üzülmeyeceğim ya, ben beni tanıyamıyorsam insanları dünyayı nasıl tanırım? Ben kimseyi tanıyamazsam nasıl bilinçli ve güvende yaşarım? Aksi halde bunun anlamı ne?” gibi isyan cümleleriyle bıçakları biledim.
Ne kadar dirensem de gerçek buydu. “En büyük yanılgım kendimi tanıyabileceğimi sanmam!”
Burada ilk kriz “Kendim” kelimesinden çıkıyor zaten. Mustafa Merter’in “Dokuz Yüz Katlı İnsan” diye bir kitabı var ya aklıma o geldi. Ben hangi kattaki halime kendim deyip tanımaya çalışıyorum ki. Ömrüm her katı ayrı ayrı gezmeye yeter mi ki? Diğer taraftan da hadi çoğuyla tanıştık diyelim kendimle bu kadar sosyalleşmek istiyor muyum? Ben asosyal bir insanım. Yalnızlığı sessizliği severim, kalabalığa çok gelemem. Kim olursa olsun…
Sanki yanlış yoldayım. Doğru addedilen yola da bu kafayla girebileceğimi sanmıyorum. O yolun haritasını bilse bilse diğer boyuttaki halim bilir gibi geliyor. Yavaş yavaş valizleri toplasam iyidir. İadeyi ziyaret zamanı geliyor…