Kendinle Tanışıyor musun?
Benim için çok derin bir soru.
Bu tür soruları ya da benzer cümleleri okuduğumda ilk olarak kelimelere takılıyorum. Mühendis kafası mı, analitik bakış mı, nedenini bilemiyorum. Cümlenin altındaki anlama ulaşmak için kelimeleri deşelemek hoşuma gidiyor.
“Kendim” kelimesini kullanmak için insanın biraz karşısında durması gerekiyor. “Ben” dediğinde ses daha çok içeriden geliyor; ama “kendim” dediğinde sanki dışarıdan konuşuyormuşsun gibi hissediyorsun.
Çok yoğun olduğum, etrafımın kalabalıkla dolduğu zamanlarda “Kendimle baş başa kalmam gerek.” ya da “Kendimi özledim.” derim. Hatta eşim bazen gülerek, “Siz kaç kişisiniz?” diye sorar.
Bir de “tanışmak” var. Bana göre hayatta sonu olmayan eylemlerden biri. İnsan yaşadığı sürece değişir; bu yüzden birini tam anlamıyla tanımak hiçbir zaman mümkün değildir. Tanışmak, iki kişinin birlikte çıktığı uzun bir yolculuktur.
Kendimle tanışmaya gelince… Ben bu cümleyi, insanın kendi benliğiyle çıktığı yolculuk olarak anlıyorum. Muhteşem bir macera değil mi?
Benim yolculuğum üniversitenin son yıllarında başladı. İçimde hep bir kaşınma vardı; ama bunun gerçek bir meraka dönüşmesi, karşıma çıkan bir insan sayesinde oldu.
Bazen bunu tek bir kişi tetikler. Bazen bir kitap, bazen yaşanan acı bir olay, bazen rutinden sıkılmak, anlamsızlık hissi ya da başarısızlık duygusu…
Sonradan öğrendim ki Howard Gardner’ın Çoklu Zekâ Kuramı’na göre sekiz zekâ türünden biri “içsel zekâ”. Kendini gözlemleme, duygu ve düşüncelerini anlama potansiyeli… Kimileri bu yatkınlıkla doğuyor. Kullanırsan gelişiyor, kullanmazsan köreliyor.
Belki de bu potansiyel varsa, insanın bu tür sorulara ilgi duyması da daha kolay oluyor. Sonrasındaki en büyük adım ise merak.
Ama merak, beraberinde korkuyu da getiriyor.
Çünkü insan, neyle karşılaşacağını bilmiyor. Yıllardır üzerine bastığı zeminin sarsılabileceğini fark ediyor. Kendisi hakkında kurduğu tanımlar birer birer yıkılıyor. Bunu göze alabilenler gerçekten cesur insanlar. Çünkü insanın en büyük hayal kırıklığı çoğu zaman kendisiyle ilgili oluyor.
Yıkımın ardından bir boşluk doğuyor. Bildiklerinin yanlış olduğunu görüyorsun ama onların yerine koyacak yeni bilgiyi henüz edinmemiş oluyorsun. İşte o aralık… Derin bir anlamsızlık hissiyle dolu ve oldukça rahatsız edici.
Bu dönem bazen uzun sürüyor. İnsanın tek başına altından kalkamadığı, desteğe ihtiyaç duyduğu zamanlar olabiliyor. Böyle anlarda sağlam bir dost herkesten daha iyi geliyor. Zaaflarınla birlikte kabul edildiğini hissetmek, yeniden ayağa kalkacak cesareti veriyor.
Bir süre sonra insan ham hâlini görmeye başlıyor. İyi ya da kötü, her şeyi yapabilecek bir potansiyele sahip olduğunu fark edip bunu kabul edebilmek önemli bir eşik.
İşte asıl keyifli yolculuk da ondan sonra başlıyor.
Yolda yürürken tanıyorsun kendini. Sohbet ediyorsun, bazen tavsiye alıyor, bazen tavsiye veriyorsun. Yaşamda gördüklerini paylaşıyorsun. Bazen kavga ediyor, çoğu zaman birlikte gülüyorsun. Zorlu yollardan geçerken birbirine destek oluyorsun.
Bazen anlaşılmadığını hissediyor, kendini anlatmaya çalışıyorsun. Bazen de tam tersi oluyor; bu kez sen karşındakini anlayamıyorsun.
Bu noktadan sonra yalnızlığa bakışın da değişiyor. Bir zamanlar acı veren, insanı zayıf hissettiren ve korkutan o duygu, yavaş yavaş yerini huzura bırakıyor.
Yaşam akıp gidiyor ve ben bu akışın içindeyim. Madem buradayım, o hâlde uyanık kalmayı tercih ediyorum. Bu zamanı hakkını vererek yaşamayı seçiyorum.
Ben yolları da, yolculuğu da çok severim.
Ama en çok, yürüdüğüm yollarda gördüklerimi ve yaşadıklarımı anlatmayı severim.