Ana içeriğe atla

Deyyan

Spiritüel konuları severim. Bu yaşam boyutundaki her şeyin, bizim duyularımızla algıladıklarımızın çok ötesinde olduğuna inanırım. Sezgileri güçlendiğinde insanın çok farklı yerlere gidebileceğini tahmin ediyorum. O görünmez, sihirli dünya merak uyandırıcı ama bünye alışık olmayınca tehlikeli olabileceği de şüphe götürmez.

Diğer yandan karakter olarak her zaman tutunacak bir nokta arayan biriyim. Sezgilerimi ne kadar sevsem de zihnim gerçeklik için kanıt peşindedir. Bu ikisi arasında çok sıkışmışlığım vardır.

Kısa bir süre önce farklı bir deneyim yaşadım ve yine o arada sıkıştım kaldım. Bir yanım “Evet, bu doğru.” diyor, diğer yanım “Sadece inanmak istiyorsun.” diyor.

Zihnim bununla uğraşırken “Kendini gerçekleştiren kehanet” teorisi geldi aklıma.

Bir ara bu konu üzerinde çok gezinmiştim. Benim yaşadığım sıkışıklığın bir nedeni de bu teoriye inanmak olabilir. İnsan bir şeye gerçekten inandığında ister istemez davranışları da ona göre değişiyor. Bir süre sonra inandığı şey, kendi davranışları sayesinde gerçeğe dönüşebiliyor ama insan bunu fark etmiyor. Kehanetin gerçekleşmesi hoşuna gittikçe de inancının haklılığını kanıtlamış oluyor.

Bu nedenle en kritik nokta neye inandığı.

Kafamda kendi kendime kurduğum sistemde her şey birbirine bağlı. Mesela bu aşamada ilk aklıma gelen soru şu oluyor:

İnanç nasıl oluşur?

Pygmalion’un hikâyesi mitolojide sevdiğim anlatılardan birisidir. Kıbrıslı heykeltıraş Pygmalion, etrafındaki kadınlardan nefret ediyor ve fildişinden bir kadın heykeli yapıyor. Günlerce çalışıyor ve sonunda ortaya çıkan kadına gerçekten âşık oluyor. Onu canlandırması için Afrodit’e yalvarıyor ve duaları kabul oluyor. Kadın canlanıyor ve evleniyorlar.

Yüzyıllar sonra psikolojideki Pygmalion etkisi bu anlatıdan ismini almış. Bir kişinin başkası üzerindeki olumlu beklentileri, karşı tarafta güçlü bir motivasyon yaratabiliyor. Biz halk arasında buna biraz da “gaz verme” diyoruz.

“Hadi, yapabilirsin. Sana inanıyorum. Ben biliyorum, sen halledersin…”

Bir de bunun içeriden gelen tarafı var. Ona da Galatea etkisi deniyor. Kişinin kendi kapasitesine ve başarısına ilişkin beklentilerinin motivasyonunu ve performansını etkileyebilmesi.

İçeriden ya da dışarıdan gelen bir etki, insanın düşüncelerine tohum olarak ekiliyor. Bu tohum bir süre sonra yeşerip duyguya dönüşüyor ve sonra da meyvelerini vererek davranış haline geliyor.

İşte inancın oluştuğu nokta, o veri alışı ile duygu oluşumu arasında bir yerlerde olmalı.

Benim kafamda sistem şöyle çalışıyor: Bilgi, duyguya dönüşmeden önce bir düşünce süzgecinden geçiyor. Kabul gördüğünde inanç haline geliyor. Sonra duygu oluşuyor ve buna uygun bir davranış modeli üretiliyor.

İşte ben, pimpirikli birisi olarak, soyut bilginin inanca dönüşmesi konusuna biraz temkinli yaklaşıyorum.

O gelen bilgiyi kabul etmek için kendi kendime destekleyici düşünceler üretme ihtimalim yüksek.

Yani içinden çıkamadığım veya belirsizlikten bunaldığım bir dönemde ihtiyacım olan şey için kendimi pekâlâ ikna edebilirim. Sonra etrafımdaki herkese anlatır, taraftar toplarım. Desteklenme ihtiyacımı da karşılayınca her şey kanıtlanmış olur.

İşte tehlikeli tarafı burada.

Kendini gerçekleştiren kehanet, insanın kendisini bir yönde ikna ettikten sonra davranışlarıyla o yönde ilerleyebileceğini gösteren güzel bir örnek. Olumlu yönde kullanıldığında gerçekten güçlü sonuçlar yaratabilir. Pygmalion veya Galatea etkisiyle oluşturulan pozitif beklenti, davranışları ve performansı destekleyen bir döngü yaratabilir.

Diğer taraftan olumsuz kıvılcımı siz düşünün artık.

Buradaki en büyük tehlike de insanın olumsuz düşüncelere karşı daha duyarlı olması. Sistem burada çok daha hızlı işliyor ne yazık ki.

İnsan “Başaramam.” derse bitmiştir olay.

Düşünce ışık hızıyla inanca döner, oluşan huzursuzluk davranışa bulaşır.

Gelelim benim konuya.

Şu anda bilginin duyguya dönüşmesi aşamasında sistemi dondurdum. Düşüncelerimi ve bunu kabul edip edemeyeceğimi sorguluyorum. Kabul edersem ve sistemi tekrar devreye sokarsam ne kaybederim? Eğer zarar görmeden problemi çözeceksem buna göz yumabilirim.

Fakat bu bilgi kabul edilip inanca dönüştüğü anda, benim zihnimde referans noktası haline gelecek. Zihin bir inancı referans kabul ederse benzerlerini daha kolay kabul etmeye başlayabilir. O zaman soyut-somut değerlendirmesi, yani gerçeklik algım karışabilir.

Asıl korktuğum şey belki de bu.

Bir şeye inanmak değil.

Neye inandığımı fark etmeden inanmak.

Bu düşünce sistemine girince ben de kendime çok gülüyorum. Kafamdakini olduğu gibi yazdım. Bilinç akışı yazısı da denebilir.

Okuyan bunu anlar mı? Anlamaz mı? Sıkılır mı? diye çok da düşünmedim açıkçası.

Zihnimin akışını izlemek ve kaydetmek hoşuma gidiyor.

Bazen böylece bilinç ve bilinçdışını da ayrı ayrı fark edebiliyorum. Bu da üzerine çalıştıkça gelişen zihinsel becerilerden birisi:

Ne düşündüğünü düşünmek.

Yargılamadan ve müdahale etmeden gözlem yapabilmek zor ama keyifli bir şey.

Spiritüel deneyimler tehlikeli olsa da bu işlemi daha da eğlenceli hale getiriyor.

Bir yanıt yazın