Farkındalık kelimesi; farkında olma hali… Acaba neyin farkında olunmalı?
Diğer bir açıdan bakıldığında; uyku ve uyanıklık arasındaki farkı en iyi anlatan “hal” kavramı. Ancak uyanık insan bir şeyleri fark edebilir. Kendini, çevresini, insanları, hayatı fark etmekten bahsediyorum; beynin bilinç seviyesinde çalışmasını.
İnsanların ne kadarı uyurgezer, ne kadarı uyanık yaşıyor, bu bir merak konusu. Ayrı ayrı bakıldığında ikisinde de problem yok. Aykırılık olmadan sorgulama yapmak anlamsız zaten. Herkesin uyuduğu bir yaşamda sistem kendine göredir, herkesin uyanık olduğu ortamdaki yaşam ise bambaşkadır. Fakat problem, bu iki grubun bir arada yaşamaya çalışmasıyla başlıyor.
Uyurgezerler, diğerleri için büyük bir tehlike arz ediyor. Çünkü kendilerinden de neler yaptıklarından da haberleri yok. Kontrolsüz ve nedensiz yaşıyorlar. Nerede, ne zaman, ne yapacakları; neye takılacakları, nereden düşecekleri, kimi nerede ezecekleri belli olmuyor. Tabii bu halde sorumluluk almaları da mümkün değil. Verdikleri zararın ya da yol açtıkları tehlikelerin farkında bile değiller; bilinçdışı bir alemderler.
Uyanıklar ise her şeyin farkında olarak kurdukları düzen içerisinde yaşamak istiyorlar. Fakat enerjilerinin büyük kısmını diğerlerinden korunarak geçirmek zorunda kalıyorlar. Kaçıyorlar olmuyor, görmezden geliyorlar olmuyor, müdahale ediyorlar hiç olmuyor. Bunun böyle gitmeyeceğini anlayınca uyanıklardan bir kısmı diyor ki: “Tek tek uyandıracağız, başka çare yok.” Diğer kısım, “Keşke biz de onlar gibi uyuyabilseydik,” diye iç geçiriyor ama ne mümkün…
Kendine bunu iş edinen bir grup uyanık, başlıyor tek tek uyandırmaya; ama bu çok zor. Uyku mahmurlarının öfkesi, rüyalarını bırakmak istemeyenler, uyanınca korkanlar, arada kalıp boş boş bakanlar derken ortalık daha fazla karışıyor.
Bir süre sonra anca kendine gelen uyurgezerlerle çabalı uyanıklar arasında bir tartışma başlıyor: Hangi grup bu dünya düzenine uygun şekilde yaşıyor? Kim daha haklı, kim daha mutlu, kim kime daha çok zarar veriyor, kim kimin hakkını yiyor diye maddelenen başlıklar teker teker tartışmaya açılıyor.
Uyurgezerler: “Biz sizden çok daha mutluyduk, neden uyandırdınız?” Uyanıklar karşı çıkıyor: “Mutluluk değil önemli olan, doğru düzgün yaşamak!” “Doğru dediğin kime göre?” diyor seçilmiş bir uyurgezer. “Bize zarar veriyorsunuz,” diyor seçilmiş bir uyanık. “Farkında olmadığımız şeyi kabul edemeyiz, uyduruyorsunuz,” diyor uyurgezer. “Sorun da burada; uyuduğunuz için hiçbir şeyi fark edemiyorsunuz!”
“Siz de uyuyun, o zaman zarar görmezsiniz,” diye bir teklif geliyor diğer seçilmiş uyurgezerden. Uyanıklar hep birlikte ayaklanıyor: “Bu ne saçmalık! Hiç kimse uyandıktan sonra bir daha asla uyuyamaz. Gördüklerimizi, bildiklerimizi, duyduklarımızı nasıl yok sayarız? Doğruyu bile bile nasıl gözlerimizi kapatırız? Olması gereken bir düzen var, uyurken bu düzeni nasıl sağlarız? Sizin uykunuz yeterince bize sorun yaratırken bir de biz uyusak bu dünya ne hale gelir?”
“Varsaydığınız düzenin size getirisi nedir? Mutluluk mu? Siz insanlar mutlu olsun, rahat yaşasın diye mi bu düzeni korumaya çalışıyorsunuz? Siz hiç mutlu uyanık gördünüz mü? Hepiniz çırpınıyorsunuz, acı çekiyorsunuz. Fakat uyurgezerlere bak, hepsi mutlu. Bu işte bir tuhaflık yok mu?”
“Hayır, hedefimiz mutluluk değil, özgürlük! Özgürlük alanı içinde kimin ne hissettiği kimseyi ilgilendirmez. Bizim derdimiz sizin uyumanız değil; özgürlük alanı içerisinde uyuyabilirsiniz. Fakat bizim yaşam alanımıza dalıp verdiğiniz zararın sorumluluğunu almıyorsunuz. Uyanmak zorundasınız!”
Ortamdaki sessizlik, seçilmiş bir uyurgezerin sesiyle buharlaştı: “Neden anlamıyorsunuz; siz bizim için yoksunuz. Sizi görmüyoruz, duymuyoruz, anlamıyoruz. Sizin farkındalığınız, sizin hastalığınız. Bu hastalığı bize bulaştıramazsınız. Bizi de mutsuz ve hasta edemezsiniz. Biz rüyalarımızla mutluyuz. Bizim kendi düzenimiz var, bunun için uyanmamıza gerek yok.”
“Bize zarar vermenize izin veremeyiz!” diyerek ayağa kalktı en seçilmiş uyanık. “Biz de diğerlerini uyandırmanıza izin veremeyiz,” dedi uyurgezerlerin en seçilmişi.
“Peki, şimdi ne yapacaksınız?” diye umarsız bir ses geldi arkalardan. Herkes aynı anda sesin geldiği yere baktı. İki gruba da ait değildi konuşan. “Sen kimsin?” dediler, “Bizden değilsin.” Sesin sahibi güldü. “Farklılığım sizi ‘biz’ yaptı galiba,” dedi. “Biz, sizlerin dışında kalanlarız. Yeri gelince uyur, yeri gelince uyanırız. Bir sizden oluruz, bir diğerinizden. Uyurgezerleri dürter, uyanıkların suyuna ilaç koyarız. Siz bile bilmezsiniz kim olduğunuzu ama biz biliriz. Eee, şimdi ne yapacaksınız? Merak ettik…”