Deyyan

İçine kıvrılıp yeşerdiği saksıdan boy vermeye başlayınca etrafını gördü. Gözünün görebildiği kadar bakınıyor ama soğuk duvardan başka bir şey göremiyordu. Kafasını göğe kaldıracak kadar boynu uzamamıştı. Boyun vermek ile boy vermek farklı şeylerdi. Boy uzun olsa da boyun bükülmedikçe yer gök görünmezdi.

İçine yerleştiği toprak ona okyanus hissi veriyordu. Duvarlarla çevrili bir okyanus. Kulağa garip geliyordu. Hissedilen duygu, içinde bulunulan şartlara çelme takıyordu.

Toprağın altı karanlıktı ama zaten aydınlık olsa da anlayamazdı. Gözleri kapalıydı. Işıktan ziyade sıcaklıktı aradığı. Aşağısı soğuktu ve onun tüm çabası soğuktan kaçmaktı.

Işığı hissettiği ilk an, sıcaklığın kendisini gördü. Duyuları ile duyguları birbirine karıştı. Hangisinin ne olduğunu kavrayamadı. Yoksa o da ışığın göründüğünü bilirdi. Dış dünyanın içteki tezahürü için rehber gerekirdi.

Işıktan sonra ilk öğrendiği şey “zaman” oldu. Aslında sıralamayı yanlış kuruyordu. Zaman onu oldurandı. Ama o olurken ruhu kapalıydı. Bu yüzden zamanın anlamını ışıkla bağdaştırdı. Bu da büyümesi için işine yaradı.

Önce boyu uzadı, sonra sağından solundan yaprak vermeye başladı. En tepedeki yaprak haberciydi.

Kafasını saksının kenarından uzatıp etrafı gördüğü ilk an, dünya doğumuydu. Canlılar birden fazla doğardı. Ruha doğar, bedene doğar, dünyaya doğardı… O an “ben” kelimesini öğrendi. Ben ve diğerleri.

Doğduğu saksının içinde bulunduğu daha büyük bir saksı vardı. Onun içinde de binlerce saksı, bir o kadar da baş… Sağına baktı, soluna baktı; gözlerini alamadı. Gördüklerini aklına aktaramadı. Aklı bu görüntüyü koyacak yer bulamadı. İçinde hissettiği okyanus küçüldü küçüldü, iki dala yetmeyecek bir su birikintisine dönüştü.

Alt alta, üst üste, rengârenk bir sürü saksı ve içlerinde kıvrım kıvrım yeşillikler… Evleri, sahiplerinden daha dikkat çekici gelmişti ona.

Duruşlarında bir sağlamlık, bir güven vardı. Saksılardaki bu özgüven nereden geliyordu? Belki duruşlarındaki sertlikten, belki de bulundukları yere sağlam yerleşmelerinden.

Koruyup kollayan, içine alıp saklayan güçlüydü. Başkasına yaşam alanı açan, o büyümeye çalışırken etrafını saran her zaman en dik durandı.

Kendi saksısını görmeyi çok isterdi. Bulabilseydi…

Bir süre sonra etrafına daha dikkatli bakmaya başladı. Hepsinin toplu hâlde içinde bulunduğu dev saksıyı inceledi. Yukarısı ve çevresi beton yerine başka bir şeyle kaplıydı. Kendisi renksizdi ama diğer renkleri de siliyordu. Geceleri hışırtıyla horlayan, ağlayınca pıtır pıtır ses çıkaran naylon bir gökyüzü.

Yanlarında küçük küçük pencereler vardı. Biri de boyunun hemen üzerindeydi.

Bir yandan içinde bulunduğu yeri anlamaya çalışıyor, bir yandan da büyüme sancısıyla zaman geçiriyordu. Gün geldi, yukarıdaki açıklığa ulaştı. O zaman içeriyi ve dışarıyı daha iyi anladı.

Bu kez en büyük saksının duvarlarını aradı ama bulamadı. Korkusundan naylona tutundu. Kökü içeride, yaprağı dışarıda kaldı. Bölünmüşlüğüne takıldı. Nereye aitti? Köklerinin olduğu yere mi, gördüğü ve bildiğine mi?

Burada hava da farklıydı, su da. Bir süre daha gördüklerini anlayamadı. Hemen aşağıda,  içeridekilerden çok farklı saksılar  yan yana dizilmiş duruyordu . Üzerlerinde resimler ve bazılarının kulpları vardı. Bunlar içerdekilere göre daha yumuşak ve karışık görünüyorlardı. Üstelik biçimleri de birbirinden farklıydı.

Onlar neden dışarıdaydı?

Isındığını hissetti. Bu, şimdiye kadar alıştığı sıcaklıktan çok farklıydı. Daha aydınlık, daha sarı, daha yumuşak ama yakıcı bir sıcaklık…

Ve daha çok susadı.

Şimdiye kadar fazladan suya hiç ihtiyaç duymamıştı. Büyümesi için gereken her şey ayarında, zamanındaydı. 

İhtiyaç…

Yaprağını çevirip etrafa baktığında uzaklardaki ağaçları gördü. Sağına soluna baktı; saksıları yoktu. Doğrudan toprağa gömülüydüler ve birlikteydiler. Dalları, yaprakları birbirinin içine girecek kadar yakındı.

Bu nasıl olabilirdi?

Tam bunları düşünürken birden hareket ettiğini hissetti.

Birileri tarafından kucaklanmış, kendi hızının çok üzerinde bir şekilde taşınıyordu. İçeri dışarı, aşağı yukarı her şey birbirine girmişti. Dalları ve yaprakları bir tarafa savruluyordu.

Korku…

Ne kadar sürecekti?

Kendi kontrolü dışında, bilmediği yerlere sürükleniyordu.

Bir anda köklerinin serinlediğini fark etti.

Boşluk…

Saksı yoktu. Toprak yoktu.

Çıplaktı.

Olayların hızıyla kendi hızı arasında uçurum oluştu ve birden her şey karardı.

Kendine geldiğinde başka bir dünyadaydı.

Bu sefer toprağa doğmuştu.

Hem de diğer köklerin arasına…

27.05.2026/Urla

Bir yanıt yazın