“Bazen boşluğu anlamak için içinden geçmek gerekir”
İnsanın hayatında varmış gibi görünen ama gerçekte çoktan yok olmuş şeyler üzerine düşünüyorum. Böyle bir düşünce insanın aklına nasıl gelir? Bu sorunun kendisi bile ayrı bir konu.
Geçen gün on bir yaşındaki oğlum bana Matrix’i bilip bilmediğimi sordu.
“Biliyorum,” dedim. “Gerçeğini doğduğum anda gördüm, filmini yirmi yaşında izledim ama ne olduğunu anlamam biraz daha uzun sürdü.”
Hatta son zamanlarda, anladığımı sandığım düşünceler bile matruşka gibi açılıyor; her katman bir başkasını saklıyor.
Oğlumla sohbetimiz sinemadan kuantuma, oradan bilime, teknolojiye ve yapay zekâya atladı, zıpladı gitti. Gözlerindeki kaosu gördüğüm anda içimden “sus” dedim kendime. Ona sustum susmasına ama zihnim bana bir türlü susmadı.
Yaşamda zihinsel adımlarla gezinirken önünde bir şey varmış gibi durur, kenara çekilirsin. Bazen de orada var olduğuna inandığın kaynakların başında beklemeye koyulursun. Kimi zaman bir şeyler almaya çalışır, kimi zaman da vermeye.
Varlığına inandığın şey, evvel zaman içinde; sen babanın beşiğini tıngır mıngır sallarken gelip yerleşmiştir oraya. Ve sen bunu hiç fark etmemişsindir.
İnsanoğlu sonsuzluk kavramını bilse de bu bilgiyi sindirecek kadar var olmamıştır henüz evrende. Bu nedenle başlangıçlara inanır; inanmak için noktalara sarılır. Neyin ne zaman olduğuna dair kendi kendine ördüğü hikâyelere inanarak yaşar. Her şeyin hikâyesini bulunduğu bağlama göre değiştirip yeniden birbirine bağlar, bunun adına da gerçek der.
İnsan yıllar içinde her şeyi biriktirir. İnsanı, duyguyu, eşyayı, değerleri… Sonra onları iç mekânına yerleştirir. Hayattaki adımlarını da bu yerleşime göre atar.
Zaman içinde bunlar değişir elbette. Gelen olur, giden olur. Kırılanı döküleni temizler. Büyüyene daha fazla yer açar, küçüleni kapının yanına çeker. Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi ilerler.
Bunları düşününce hayatımın simülasyonu içimdeki boyuta yansıdı. El yordamıyla gezinirken sahip olduğumu sandıklarımı kontrol etmeye başladım. Kimine ayağım takıldı, sendeledim. Döndüm baktım; varlığını unuttuklarım tozlanmıştı.
Asıl ilginç olan ise loş ışıkta içinden geçtiklerimdi.
Var olduğunu sanıp el attığımda boşluğu yakaladım. Orada olduğunu varsaydığım şey, yokluğa kaymıştı.
Benim sorunum bu: var sanıldığı hâlde yerinde olmayanlar.
Duygular mesela. Ya da insanlar. Hatta sıkı sıkıya tutunulan inançlar.
İçinde yıllarca biriktirdiğin mücevherlerin olduğu kasayı saklarsın. Gider gelir, elinle çelik kutuyu yoklar; güvende olduğunu düşünürsün. Bir gün açarsın. Kalabalığa kanar, arada kaybolanları fark etmezsin.
Aradan zaman geçer. Aklına bir parça düşer. Kendinden emin bir şekilde kontrol edeyim dersin. Bir de bakarsın ki birçok şey gitmiş.
Önce bir panik:
“Eyvah, kim çaldı?”
Sonra yavaşça kendinden şüphelenmeye başlarsın.
“Acaba ben aldım da unuttum mu?”
İşte o nokta zihnin kabusudur. Sorumlu içeride mi, dışarıda mı?
Üzerine kafa yorduğum şey tam da buna benziyor.
Yerinde olmayanların bir listesi çıkarılabilir mi acaba? Fark edebilsek, en azından anlamsız yere harcanan enerjiden kurtuluruz. Psikolojimizi boş yere yıpratmayız. Daha objektif ve hızlı hareket edebiliriz.
Kayıplara akanın insan olduğunu düşünürsek…
Hayatında olduğunu düşündüğün, onun için alan açtığın, çaba harcadığın, hatta sık sık seni beklenti ve hayal kırıklığı döngüsüne sokan kişi aslında yok. Senden gideli çok olmuş.
Haberin var da yok gibi mi yapıyorsun, yoksa gerçekten farkında değil misin; onu da senden iyi kim bilebilir?
Olmayan biri için harcanan enerjiden daha yorucu ne olabilir ki?
Duygular penceresinden bakarsak — ki ben en çok bu alanda gezinmeyi seviyorum — artık sahip olunmayan korkuların hâlâ varmış gibi yaşanması ne acı.
Ya da sıkı sıkıya tutunulan bir inancın içi boşalmış, geriye sadece adına duyulan saygı kalmış.
En kötülerinden biri de özgüven olsa gerek. Aslında yerinde yoktur ama başka şeylerle öyle kamufle edilmiştir ki fark etmek çok zordur.
Sevgi?
Bu gezintinin en sık girilen çıkmaz sokağı.
Çoktan tükenmiş sevgiyi farklı elbiseler giydirerek kalbinde gezdirmek… Kendinle birlikte herkesi kandırdığına inanmak…
Kabullenmesi en zor yok oluşlardan biri olsa gerek.
Hele inanç konusu başlı başına bir kaos.
Sahip olduğun inancın yok olduğuna inanamamak…
Yaradana, insana, kendine, ideolojilere; bir şeylere inanarak yaşamak zorundayız. Yoksa bilinmezlikle başa çıkamayız.
Ama gün gelir, inanç bir nedenle yok olur.
Fakat bu yok oluşun bıraktığı boşluk uçurum gibidir. Bunu kabullenmek büyük cesaret ister.
“Artık inanmıyorum,” diyebilmek; zihni, kalbi ve ruhu etkileyen geri dönülemez bir yıkımdır.
En başta da kendine ihaneti kabul edebilenlerin harcıdır.
Bunlar, ağzı otuz santimlik ama derinliği yüz metrelik bir kuyuya saçılmış konular gibi.
Bir yandan sıkıştırır ama diğer yandan meraklandırır; içine çeker. İnmesi ayrı zordur, çıkması ayrı.
Ama kuyunun dibinden başka bir ülkeye açılan kapı olup olmadığını kimse bilemez.