Yazarın çalışma masası dokuma tezgâhına benzer. Rengârenk kelimeleri düğümleyerek yaşam dokur. Renkleri aynı olsa bile her düğüm ancak deseninde anlam bulur.
“Sarının yanına turuncu yakışır, bir üste de kırmızı yerleştirsem… Köşeyi beyazla dönerim…”
Ustanın derdi hayalini kurduğu deseni dokumaktır. Bir sepet ip yanında, tezgâhı önünde, hayalleri zihninde… Her şey hazır gibidir. Ama tam o anda sahne donuverir. Nereden başlayacağını bilemez. Kelimeler elinde kıvrım kıvrım oynar. Yerlerine oturmamak için sağa sola dolanırlar.
Tezgâhın boyutuna bakılırsa yol uzundur. Önündeki koca boşluğa bir yaşam dokuyacaktır. Zihninde tasarladığı halının desenleri şimdiye kadar hiç görülmemiştir. Başarabilirse bu halı göz kamaştıracaktır. Diğer dokumacılar onu parmakla göstereceklerdir.
Bunları düşünmek onu daha da kışkırtıyordu. Aslında çok da zor değildi. Sadece zihninde cirit atan düğümleri ellerinden çıkarması gerekiyordu.
Kahvesinden bir yudum aldı, sepetteki ipleri düzeltti. Yumakların uçlarını tezgâhtaki yerlerine yerleştirdi. Derin bir nefesle ilk düğümü attı.
Sarıyla başladı. Tam istediği gibi.
Sonra durdu. Kafasını geri çekip dikkatlice baktı. İlk sıra bir çerçeve gibi olmalıydı. Son sırayı da aynı şekilde kapatacaktı. Sarıdan çerçeve olmazdı. Sanki desene ortadan başlamıştı. Çerçeve dediğin, ortadaki deseni ortaya çıkaracak kadar belirgin sınırlar taşımalıydı. Yaşam sarıyla başlayamazdı.
Attığı ilk düğümü söktü. Yerine koyu kırmızı bir düğüm attı. Bu daha iyi bir başlangıçtı. İlk birkaç sıranın hep zor olduğunu düşündü. Gerçekten de bütün gün iplerle boğuşmasına rağmen çok az ilerleyebilmişti. Kalbi sıkıştı. Sepet yine karışmıştı. O kadar çok renk vardı ki…Hepsini kullanmak istiyordu ama istedikleri desende nasıl duracaklarını bir türlü kestiremiyordu.
Çıplak elle çalışıyordu çünkü dokunmayı, elinin altında düğümü hissetmeyi seviyordu. İlmek ile düğüm arasındaki farkı düşündü. Sadece kendi üzerine kıvrılarak oluşan bir yaşam ona daha güvensiz geliyordu. Bir ucundan çekince kolayca sökülecekmiş gibi. Oysa yaşama düğüm yakışıyordu. Tutunarak var olmak. O yüzden bu tezgâhı seviyordu.
Yavaş yavaş ilerledi. İpler ona boyun eğdi. Düğümler yan yana dizildi. Desen kendini göstermeye başladı. Derinden bir oh çekti.
Zihninin ellerine uyguladığı baskıyı azalttı. Bu işte çoğu zaman ellerinin zekâsına daha çok güvenirdi. Onlar zihnine göre daha yaratıcı ve daha esnek davranabiliyordu. Ortaya çıkan motifler, hayal ettiklerinden farklıydı ama çoğu zaman daha güzeldiler. Sanki kendi kendine bırakınca her şey daha iyi gidiyormuş gibi geliyordu. Ama yıllar içinde bunun ne kadar tehlikeli olabileceğini öğrenmişti. Bu yüzden bazı noktalarda elleriyle zihni karşı karşıya geliyordu.
Renkler ona göre güzel oldukları kadar tehlikeliydiler de. Denizcileri şarkılarıyla büyüleyen sirenlere benzetirdi onları. Renklerin büyüsüne kapılınca insanın içi kıpır kıpır eder. Mantıklı mantıksız fark etmez. Sadece isterdi. Dokumacı kendini onların büyüsüne bırakırsa elindeki bütün işi mahvedebilirdi.
Bir süre sonra yaşam halısı yarıya geldi. Burası en önemli yerlerden biriydi. Dikdörtgen görünen tezgâhın içindeki döngüyü görürdü. Tekrar eden motifleri ve yarıdan sonra kendini yansıtarak sona ulaşan başlangıçları severdi. İşte bunlar düğümün marifetiydi. Kendi gibi tekrarlardan oluşan hikâyeler yazmak.
İkinci yarı daha keyifli ve hızlı tamamlandı. Son kırmızı da beyaz ipe tutunduktan sonra yaşam, makasın bıçakları arasında özgürlüğüne kavuştu.
Ayağa kalktı. Kısa bir süre tezgâhta duran halıya baktı ve dışarı çıktı. Gözleri ışığa, ciğerleri havaya, ayakları toprağa dokununca uyandı.
Tekrar içeri girdi. Bu kez karşısındaki eseri uzun uzun inceledi. Başlardaki benzersizlik heyecanı onu gülümsetti.
Ufak tefek hataları gördü ama onların hata olmadığını biliyordu. Aldırmadı.
Son kontrolden sonra halıyı sıkı sıkıya tutunduğu tezgâhtan çıkardı. Gözlerini kapattı ve elleriyle dokuya odaklandı. Çalışmaya başlamadan önce her şeyi hayal edebiliyordu. Ama ortaya çıkacak dokuyu asla. Belki de onu yeniden tezgâhın başına getiren şey buydu.
Düğümlerin kendi varlıklarını kaybetmeden bütüne ait olma arzusu…
Halıyı yere serdi. Elleriyle kenarlarını düzeltti. Son kez renklerini izledi. Her motifin üzerinden gözlerini yavaşça gezdirdi. Baştan sona içine işledi.
Sonra vedalaştı.
Ve kısa bir moladan sonra her zamanki gibi tezgâhına geri döndü.