
Ayağa kalktı, sandalyeyi sırtından kavrayarak ofisin penceresine fırlattı. Güneş artık çerçevenin altında oluşan cam kumsalından yansıyordu. Adam donuk bir şekilde ışık oyununa bakarken sol yanağında patlayan tokatla irkildi. Kadının gözlerinde korkuya bulaşmış öfkeyi görebiliyordu. Korkunun...

Zamanın ve ışığın olmadığı yerde anlarım öldüğümü. En tatlısıdır uykuya ölmek. İçim, dışım her yer karanlık. Dünya’nın rahminde iki büklüm kıvranıyorum. Benliğimden habersiz. Beslenip, büyümem lazım. Elsizim, kolsuzum daha da beteri beyinsizim. Sadece ruhum var...

Bir süre ara sokaklarda gezindikten sonra, iki katlı eski ahşap bir evin önünde durdular. “Geldik” dedi ablası. Kadın önce ablasına baktı, sonra da karşısında duran eve. Sokaktaki diğer evlere göre eğreti duruyordu. Ablası, zile basarken...

Küçüğü devleştirmek yerine, büyüğün ayrıntısında kaybolmak. Algılanan boyutla verilen değer arasındaki orantı kafa karıştırıcı. Bu karışıklığa teklik çokluk da girince iş içinden çıkılamaz bir hal alıyor. Sıralama ihtiyacı nereden gelir ki? Yerleşim kaygısından muhtemelen. Kendini...

Kelimelere maruz kalmak. Yokluğuyla boğan varlığıyla kıvrandıran kelimeler. Herkesin elinde, dilinde ayrı şekillenirler. Fakat olay sanıldığı gibi şekillerinde değil kendilerini gerçekleştirdikleri yerde. Yaşamın altındaki halı kelimelerle dokunur. Her ilmek bir var oluştur. Ahenkli düğümler desen...

Yoğun bir iş gününün ardından evine dönerken duyduğu insan çığlıkları ile elleri direksiyonu biraz daha sıkı kavradı. Hız treninde, kayarak inen insanları görünce, dalgınlığını o an fark etti. Sıkışan trafiğin içinde, hissettiği tükenmişlikle eğlenen insanlara...

– Hoş geldiniz, nasılsınız bugün? – İyiyim, teşekkürler. Siz nasılsınız? Bu konuşma yapılırken her zamanki yerlerine oturdular. Kadın, uzun mavi koltuğun ortasına yerleşti. Omuz geride, kafa dik. Ayak ayak üzerine attı ve ellerini kucağında birleştirdi....

Yüzyıllar; sihrini birbirine sembollerle aktarmış. İlk keşifleri anlamda çıkmaza girilen zaman. Ellerindeki kelimelerin, yaşadıklarını açıklamaya yetmediğinde bekledikleri mucize. Hayatta kalabilmek için en önemli şey korunmak. O kadar bilinmezlik içinde dost kim? Düşman kim? Yer ayrı...

Hastalık uykusu bambaşka bir şey. Kesinlikle rutin uyku frekanslarından farklı. Ayıklıkla baygınlık arasında. Bilinç dersen hem var, hem yok. Bir an “Kendimdeyim her şeyin farkındayım!” derken hop rüyadasın. Rüya ki ne rüya. Üzerine hiç kafa...

Salınımın verdiği rehavetle yaşayabilmek keyifli olsa gerek. Gittiğin yere geri getiren bir döngü içerisinde olmak. Kaçmanın özgürlüğü ile tutunmanın güvenliğini aynı anda yaşayabilmek. Yalpalamalarla yolu uzatıp git-gel’leri tura çevirmek. Aslında hayatı hep bir ipin ucunda...

Gerçek üzerinde çalışmaktan geçtik, adam akıllı görebilmek bile yürek ister. Merak işte, yaramaz çocuk misali bütün bir ömür etrafında dolanır, elimizdeki sopalarla dürteriz. Çubuk mesafesini geçmeye cesaret edemeyiz. Belli katmanları var. Onları önce açmak sonra...

Yağmur yağarken dikkatli yürümek lazım. Malum toprak ıslandı mı salyangozlar ortalığa dökülürler. Ayağının altında kalan salyangozun kabuk sesi insanın içine geri dönülmezliğe bulanmış bir acı akıtır. Kafanı çevirip bakmak istemezsin ama diğer taraftan merak da...